Zayıfın Sırtındaki Gölge: Liyakat Maskeli Güç Arsızlığı
Bizler insan onurunu, emeğini ve hakkaniyeti her gün gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında basır basır bağırarak savunurken; ne hikmetse hayatın o en kılcal damarlarındaki gaddarlığı görmezden geliyoruz.
Bizler insan onurunu, emeğini ve hakkaniyeti her gün gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında basır basır bağırarak savunurken; ne hikmetse hayatın o en kılcal damarlarındaki gaddarlığı görmezden geliyoruz. İster koca bir kurumu yöneten koltuk sahibi olun, ister küçük bir atölyedeki usta, isterse dört duvar arasında bir aile reisi… Gücü eline alanın, ilk iş olarak kendi altındakini, kendisine muhtaç olanı ezmeye yeltendiği sığ bir bataklıkta çırpınıp duruyoruz. Bu toprakların en kadim dertlerinden biridir "gücü yeten yetene" düzeni. Adına ister mobbing deyin, ister baskı, ister yıldırma; bu mesele idari bir kusur değil, düpedüz bir ahlak ve vicdan tutulmasıdır.
Sokakta yabancılara karşı kibarlıkta sınır tanımayan, ağzından adalet ve hak kelimelerini düşürmeyen o cilalı profilleri biraz kazıdığınızda altından kapkara bir kibrin çıkması bundandır. Çünkü makamı, unvanı ya da sadece evdeki o görünmez otoriteyi kendisine verilmiş mutlak bir krallık sanan adam, kendi yetersizliğinin, ezikliğinin ve hayattaki yenilgilerinin faturasını hep eli mahkûm olanlara keser. İşçisine, memuruna, yanındaki mesai arkadaşına sırf ekmeği için orada bulunuyor diye hayatı dar eden o liyakatsiz zihniyetle; kapı kapandığında kendi ailesini buz gibi bir tecritle, cezalandırıcı bir suskunlukla yok sayan zihniyet aynı kaynaktan beslenir: Savunmasız kalplere tahakküm kurma arsızlığı.
Bu kirli çarkın en tehlikeli tarafı da ne biliyor musunuz? Arkasında kanıt bırakmaması. Ortada kırılan bir kapı, moraran bir ten yoktur belki; ama sistemli bir şekilde verilen emeğin görmezden gelinmesi, haklı bir itirazın alaycı bir gülüşle çiğnenmesi ve her tartışmada "ben üsteyim" kibriyle muhatabının sesinin kısılması, bir insanı diri diri toprağa gömmekten farksızdır. İnce ince, sinsi sinsi işlenen bu psikolojik şiddet, insanın sadece çalışma azmini elinden almaz; onun adalete olan inancını, kendine olan saygısını ve en acısı da bu dünyada sevilmeye, değer görülmeye layık bir varlık olduğuna dair o tertemiz inancını damla damla kurutur. Kul yapısı hiçbir tüzük, kâğıt üstündeki hiçbir kurumsal başarı ya da vitrinlerdeki sahte alkışlar, hakkı yenen, onuru kırılan o insanların vebalini temizlemeye yetmez.
Bir insanın kumaşını ve kalitesini, kendi dengiyle ya da tepesindekilere karşı sergilediği o eğilip bükülen tavrı belirlemez. Gerçek erdem; gücünün yettiği, kendisine karşı hiçbir savunması olmayan o ruhlara nasıl davrandığınla mühürlenir. Eğer oturduğunuz o idare masaları, sığındığınız o aile çatıları altındakileri ezmek ve sindirmek için birer zindana dönüştürülüyorsa, orada üretilen hiçbir değer helal, yazılan hiçbir başarı hikayesi de gerçek değildir. İnsan, ancak elindeki gücü bir kırbaç gibi kullanmaktan korktuğu, kapılar kapandığında dahi o vicdan terazisini elinden bırakmadığı gün gerçekten o unvanın ve o insanlığın layığı olur.