Hangi yardım kuruluşu ne kadar para topladı, hangi vakıf kaç tır gönderdi, ekranlarda boy gösterenler hangi hesap kütüğünün arkasına sığındı ben bilmem. Kâğıt üstündeki milyarlık rakamlar, canlı yayınlarda havada uçuşan vaatler, kameraların karşısında tutulan o süslü bilançolar da beni ilgilendirmez.Milyonlarca lira toplanmış, ekranlarda bağış rekorları kırılmış diyorlar… Ne çıkar? O paraların kime, ne zaman ve nasıl vardığını, kâğıdı tutanlar değil ancak o enkazın ayazında bekleyenler bilir.Ben kâğıda yazılan süslü raporlara değil, kendi gözümle gördüğüme, bağrımda kaybettiğime bakarım. Ben şunu bilir, bunu söylerim:Olan yine benim gibi analara oldu.Felaketin ilk anından itibaren bu milletin merhameti ayağa kalktı; yoksulu ekmeğini böldü, garibanı çeyizini gönderdi, biliyorum. İnsanımızın yüreğine diyecek tek bir sözüm yok. Ama o yardımları koordine etmesi, o feryada yetişmesi gerekenler nerede kaldı? Koskoca üç gün geçti… Zamanın durduğu, dakikaların asır gibi geldiği o dondurucu üç gün boyunca Adıyaman’a ulaşan, boğazımızdan geçen tek şey komşudan, Siverek’ten gelen bir sıcak ekmekti. Ne bir profesyonel ekip, ne bir vinç sesi, ne de başımızı sokacak bir çadır… Yalnızca zifiri bir karanlık, buz gibi bir ayaz ve ellerimizde tuttuğumuz o bir sıcak ekmek. Koskoca organizasyonların, şatolu binaların, devasa bütçelerin sığındığı adreslerde yaprak kımıldamazken, canımız yine komşunun merhametine kaldı. Televizyon kameraları ışıklarını üzerimize doğrulttuğunda bizim gözümüzün yaşını, yıkılmış evlerimizi, çaresizce taş çeken ellerimizi canlı yayınlarda gösterip milletten yardım topladılar. Bizim acımız ekranlarda reyting malzemesi yapılırken, hakkımız olan bir lokma ekmek, başımızı sokacak bir çadır bize ulaşacak yolları ne yazık ki bir türlü bulamadı. Bizim çaresizliğimiz üzerinden kampanya yapanlar, sıra o yardımları enkazın altına ulaştırmaya gelince bizi o soğukta, o sahipsizlikte bir başımıza bıraktılar. Çünkü çark her zamanki gibi yine bildik şekilde döndü. Ankara’da dayısı olanlar, bir telefonla kapı açtıranlar, tanıdık vasıtasıyla imkânların başına çökenler yine işini çözdü, yine köşeyi döndü. Tırlar nerede durdu, çadırlar kimlere dağıtıldı, imkânlar kimlerin ayağına serildi hepimiz gördük. Garip gurebanın payına ise yine sahipsizlik, yine yalnızlık düştü. Peki biz ne yaptık o üç gün boyunca? Bir ananın yaşayabileceği en büyük kıyameti yaşadık.Biz, beton blokların arasından gözümüzün içine bakıp "Anne beni kurtar"diye çırpınan yavrularımızın çığlığını dinledik. Sesimizin duvarları aşamadığı, tırnaklarımızla kazıdığımız taşların sökülmediği o anlarda, o çığlıklar bir bir içimize gömüldü. Dışarıda dondurucu ayaz, içeride evlatlarımızın çaresiz sesi… Ve biz, o üç günün sonunda, elimizden hiçbir şey gelmeyerek o yavrularımızı kendi ellerimizle, kepcelerin açtığı kefensiz toprağa verdik. Evladının "Anne beni kurtar" deyişi kulağından ömrü boyunca silinmeyecek, gece rüyasında o çığlıkla uyanacak bir anaya bundan sonra kimse kuraldan, usulden, bürokrasiden ya da imkânsızlıktan bahsetmesin. Kimse kâğıt üzerindeki başarı hikâyeleriyle, "her yere ulaştık" masallarıyla karşıma çıkmasın. Bizim gözyaşımızdan pay çıkarıp bizi o enkazın ortasında yalnız bırakanlara, milletin merhametini kendi çıkarına alet edenlere, gücü olana kapı açıp garip gurebayı ölüme terk edenlere tek bir sözüm var: Bizi kullanarak toplanan yardımlar size de kefen olsun emmi.
Spor
Yayınlanma: 24 Temmuz 2026 - 16:50
Sizin Hesap kütükleriniz, Benim Kefensiz Evladım!
Hangi yardım kuruluşu ne kadar para topladı, hangi vakıf kaç tır gönderdi, ekranlarda boy gösterenler hangi hesap kütüğünün arkasına sığındı ben bilmem.
Spor
24 Temmuz 2026 - 16:50




