İlmin İlk Karışında Boğulanlar
Şöyle bir etrafınıza bakın; her köşe başında, her televizyon ekranında, her sosyal medya mecrasında sarsılmaz bir özgüvenle ahkam kesen, dünyaları ben yarattım edasıyla parmak sallayan ne çok insan var, değil mi?
Şöyle bir etrafınıza bakın; her köşe başında, her televizyon ekranında, her sosyal medya mecrasında sarsılmaz bir özgüvenle ahkam kesen, dünyaları ben yarattım edasıyla parmak sallayan ne çok insan var, değil mi? Siyasetten sanata, dinden ekonomiye kadar her konuda her şeyin en doğrusunu onlar biliyor. Kimseye kulak verdikleri yok, dinlemek gibi bir dertleri zaten hiç olmadı. Tek mesaileri, kendi sığ doğrularını başkalarının zihnine bir balyoz gibi indirmek.
Oysa kadim zamanların o süzülmüş bilgeliği, insanın bu zavallı halini asırlar öncesinden ne güzel teşhis etmiş:
"İlim üç karıştır: Birinci karışa erişen kibirlenir, ikinci karışa erişen tevazu gösterir, üçüncü karışa erişen ise hiçbir şey bilmediğini anlar."
Bugün memleketçe, hatta dünya olarak en büyük talihsizliğimiz, o "ilk karışta" takılıp kalan, oradaki yarım porsiyon bilgiyle sarhoş olup kibre bulanan kalabalıkların sesinin çok çıkmasıdır. Kulaktan dolma üç beş kelimeyle, sağdan soldan kapılmış iki satır malumatla adeta bir dahi edası takınanlar, ne yazık ki ilmin o ilk basamağının tuzağına düştüklerini göremeyecek kadar körleşmiş durumdalar.
Çünkü bilmek, derinleşmek, emek vermek insanı dikleştirmez; aksine, başak misali olgunlaştıkça boynunu büktürür. Gerçek bir alim, ömrünü kütüphanelerde, kitapların o asude kokusunda eriten bir kelam erbabı, o merdivenleri tırmandıkça önünde uzanan ufkun sonsuzluğunu görür. İkinci karışa geçtiğinde haddini bilir, sesini alçaltır, insanın bu devasa kainattaki yerini kavrayıp tevazu hırkasına bürünür. Üçüncü karışa vardığında ise artık o büyük sırra vakıf olmuştur: Bir ömür yetmemiştir öğrenmeye ve aslında bildiği tek şey, hiçbir şey bilmediğidir.
Şimdilerde ise ne o mahcubiyet kaldı ne de o asil çıraklık duygusu. Kimse bir işin, bir ilmin, bir zanaatın çırağı olmaya talip değil; herkes doğuştan usta, herkes doğuştan hoca! "Bilmiyorum" demek bir acizlik, bir eksiklik gibi algılanıyor. Halbuki dürüstçe "bilmiyorum" diyebilmek, ilmin o üçüncü karışına niyetlenmenin, hakikate hürmet etmenin ilk şartıdır.
Bu sahte entelektüel saltanatlar, bu şişkin egolar ve ilk karışta boğulan o bağırgan sesler toplumu bir adım ileriye taşımıyor; aksine derin bir cehaletin karanlığına gömüyor.
Gelin, o her şeyi bilmenin getirdiği sahte ve ucuz hafifliği bir kenara bırakalım. Masalarda üste çıkmak, her tartışmadan galip ayrılmak uğruna ruhumuzu kibre teslim etmeyelim. Eskilerin o derin ve zarif kelamına sığınıp, bilmediğimiz şeylerin karşısında saygıyla eğilmeyi, durmayı ve dinlemeyi yeniden öğrenelim.
Çünkü dünya, o ilk karışın kibriyle gürleyenlerin değil; üçüncü karışın o muazzam sessizliğinde, "hiçliğini" bilerek edeple yol yürüyenlerin omuzlarında yükselir.